Epifiz bezi nedir, DMT molekülü ve gizemler

nedir, ve gizemler : Bilim dünyasının yıllardır üzerinde çalıştığı ve tartıştığı konulardan biridir: ”Acaba fizik ötesi bir alem var mı ? bizim algı frekansımızla algılayamadığımız algımızın üzerinde bir başka alem var mı?” işte bu noktada devreye metafizik giriyor. Bunu ise DMT molekülü üzerinden açıklayabiliriz Dmt molekülü sayesinde bir insan ölüm ve doğum duygularını deneyimleyebilir, ölüm korkusunu yenebilir ve hiç bilmediği, görmediği alemlere yolculuk edebilir.

Yazının tamamını okumak yerine izleyebilirsiniz

Yani bir anlamda kişi, gerçeklik boyutuna bir adım daha yaklaşır. Ancak bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da görünmez eller beynimizin tam merkezine, yani epifiz bezine odaklanmış durumdalar. şimdi sizlere minik bir organ olan epifiz bezinden ve bu organın salgıladığı hormonlardan bahsedeceğim, bu hormonlar  dmt yani diğer bir ifadeyle ve bu hormonun insan üzerindeki etkilerini anlatacağım. Konu uzun ve detaylı ancak elimden geldiğince kısa kestim, izlediğniz için şimdiden teşekkür ederim. eğer hala bir kahve almadıysanız lütfen kendinize bir çay ya da kahve alın arkanıza yaslanın ve anlatacaklarıma kulak verin.

Epifiz bezi nedir?

Bir mercimek tanesi büyüklüğünde olan bu mini organ hipofiz bezimizin arkasında küçük bir oyuğun içinde bulunmaktadır. Bu küçük  organ gece ve gündüz döngümüzü kontrol eden bir çeşit biyolojik saatimizdir, yani vücudumuzun günlük ritmini düzenleyen melatonin isimli hormonu salgılar. bu hormon ise ışığa duyarlıdır bu sebeple sadece karanlıkta aktif olmaktadır,  dolayısıyle gece 11 ile sabah 5 arası uyku sırasında epifiz bezi çalışır ve melatonin hormonu salgılar. bu sayede bu hormonlar bizi bağışıklık sistemi de dahil olmak üzere, bir çok hastalığa karşı özellikle kansere karşı korumaktadır. gelişmiş ülkelere bakıldığında az gelişmiş ve karanlıkta kalan ülkelere göre 6 kat daha fazla kansere yakalandığı gözlemlenmiştir.



Bu organ aynı zamanda serotonin hormonu salgılar, serotonin ise mutluluk hormonudur ve  bu hormonun vücudumuzda az olması durumunda depresyon, anksiyete bozukluğu, panik atak ve aşırı asabiyet gibi durumlara sebep olur.

Bir diğer hormon ise dimetil triptamindir. kısaca dmt molekülü olarak geçer, bilim adamları ise bu hormona ruh molekülü demiştir. mistik deneyimlerin açığa çıkmasına neden olan şey, beyindeki Epifiz bezinin ürettiği DMT’dir. Çok fazla DMT psikedelik (hayal gördüren) bir etki yaratırken, yetersiz DMT ise dünyayı donuk, sönük ve gri görmemize yol açar. Bu nedenle DMT’ye ‘Ruh Molekülü’ deniyor. Diğer bir deyimle de ‘gerçeklik molekülü’. Epifiz bezinin fonksiyonunu artırmak  ve enerjisini geliştirmek aslında çok önemlidir çünkü bu organ bedenin fiziksel tüm sistemini etkilediği gibi psişik anlamda farkındalığınızı, bilinçlilik halinizi, algınızı ve yaşam deneyimlerinizi genişletmek veya sınırlamak gibi büyük bir potansiyele sahiptir.

Dmt molekülü (Ruh molekülü) nedir?

Dmt molekülü beynin epifiz bezinden salgılanan bir bileşendir ve doğadaki tüm canlı organizmada bulunur ve psikoaktif bir maddedir. Epifiz bezi insanlarda beynin sağ ve sol lobun birleştiği noktada, yani tam olarak ortada yer alır, şekli ise göze çok benzediği için bu organa üçüncü göz de denilmektedir, bir çok kültürde ise kalp gözü ve akıl gözü olarak anılması tamamen epifiz bezinin işlevinden dolayı söylenmektedir.

Antik dönemlerde, inisiye topluluklar epifiz bezini aktif olarak kullandıkları için bu konuda uzmanlaşmışlardı, bu yüzden farklı boyutlarla iletişime geçtikleri iddia edilmektedir. antik kalıntılar incelendiğinde eski insanların evreni daha iyi anladıkları ve algılayabildikleri bıraktıkları eserlerden anlaşılabiliyor.

Ancak günümüzde ise, insanlığın bir psişik düşüş döneminde olduğunu görebiliyoruz, insanlık tüm enerjisini maddesel bilime harcadığı ve mistisizmi bilim dışı kabul ettiği için antik insanların özelliklerine sahip olamadığımız gibi, onları anlamakta da güçlük çekiyoruz, bu yüzden binlerce yıl önce yapılan mısır pirmitleri gibi olağanüstü eserlere hayranlıkla bakarken bir yandan da onların nasıl ve hangi teknolojiyle yapıldığı konusunda hiç bir fikir sahibi olamıyoruz.

Antik çağdaki insanlar epifiz bezini ruh ve beden arasında bir köprü gibi kullanmışlar, bu organı aktif olarak kullandıklarından dolayı da  bu konuda uzmanlaşmışlar, ancak günümüzde durum çok farklı, insanları aptallaştırdığı, sorgulama ve düşünme kabiliyetini körelttiği bilinen sodyum florür, diş macunlarında hatta içme sularında, paketlenmiş gıdalar, ilaçlar gibi bir çok üründe flor kimyasalları bulunmaktadır, epifiz bezi ise bir mıknatıs gibi floru kendine çekmektedir dolaylı olarakta salgılanan melatonin ve serotonin hormonunun seyrelmesine ve vücuttaki çalışma potansiyelinin düşmesine neden olur.  hızlı bir şekilde kireçlenir sonuç olarak, orjinalinde yumuşak ve elastik bir yapıya sahip olan bu organ, kemik gibi sert bir hale dönüşmektedir, bu durumda  epifiz bezinin biyolojik fonksiyonu olan melatonin ve serotoninin işlevleri kısıtlanabilir ve sahip olacağı psişik ve manevi fonksiyonlar engellenir. sonuçta bu organ gerçek görevini yapamaz hale getirilir. Geçmiş dönemde Nazi ve Rusya kamplarında esir alınmış insanların isyan etme, mantıklı düşünme ve harekete geçme dürtülerini önlemek adına sularına bol miktarda sodyum florür katıldığını biliyoruz. Böylece insanın, otoriteye boyun eğmesi ve kendi gücünün farkına varamaması sağlanıyordu, amaçta zaten, kişisel ya da grupsal olarak hareket etme ve davranış kontrolü yeteneklerinin gün yüzüne çıkartılmamasıydı.

Çam kozalağı şekli

Epifiz bezinin bilinirliliği çok eskilere dayanıyor, Sümer uygarlığından bu yana bilinmektedir, ve bu organın  sembolü olan çam kozası, bu uygarlıklar tarafından çeşitli şekillerde resmedilmişti. Bu resimleri Budist inanışın lideri olan Buda heykellerinde, Mısır hiyerogliflerinde, Mısır uygarlığının Ölüm tanrısı Osirisin asasının tepesinde bulunan çam kozalağı şeklinde görmekteyiz, ayrıca Sümer Tanrıları heykellerinde, Asur Krallıklarında, Yunan Tanrıları heykellerinde de dikkat çekici bir şekilde resmedilmiştir. 


Epifiz bezinin İç yapısı normal gözümüzün retinası arasında şekil itibariyle büyük benzerlik bulunmaktadır. Bu nedenle Epifiz bezine “her şeyi gören göz” adını vererek 1 Amerikan Doları üstünde resmedilmiş ve bu konuya dikkat çekilmiştir., Aynı göz resmini mason amblemlerinde, illüminati ve Antik Mısır’ın duvar resimlerinde ve  mısır hiyerogliflerinde Horus’un gözü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bugün bile Epifiz bezinin evrene ve daha yüksek boyutlara açılan kapı, aynı zamanda ruhun bulunduğu yer olduğuna inanılmaktadır.  Günümüzde ise Vatikan’ın önünde, üzerinde çam kozalağı heykeli bulunan çeşmede epifiz bezine dikkat çekilmiştir. Papa’nın yanından hiç ayırmadığı asasının tepesinde, Mason Localarında hatta Hitlerin masasında görmekteyiz, Nazilerin simgesinde yer alan Kartalın vücut kısmının çam kozalağı deseninde yapılmasıda ayrıca dikkat çekicidir.  Güney Amerika yerlileri epifiz bezini aktive etmek ve bu organın nimetlerinden yararlanmak için bir şaman liderliğinde, hala ayinler düzenlenmekte ve dmt yüklemesi yapmaktadırlar.

Bu uygarlıklar dikkatle incelendiğinde hepsi de kendi zamanının çok ötesinde bir teknoloji ile yönetilmiş, ve binlerce yıl sonrasında gelişmiş medeniyetleri kendilerine hayran bırakacak duruma gelmişlerdir. Kadim Uygarlıklar tarafından çok iyi bilinen ve çok verimli bir şekilde kullanılan bu organımız, Zamanla maddesel bilim ilerledikçe Epifiz bezi gerçeği göz ardı edilmeye başlanmış ve bu konuya günümüz bilimi ilgisiz kalmıştır. Ancak 1958 yılında Amerikalı dermatolog Aaron Bunsen Lerner, Epifiz bezinden Melatonin hormonunu ayırınca, Epifiz bezi, bilim dünyasının dikkatini çekmeyi başardı ve o yıldan sonra, özellikle 1960’lı yıllarda, bu organ üzerinde detaylı çalışmalar başlatıldı.

Çağımızdaki insanların büyük çoğunluğu ise, epifiz bezini aktif bir şekilde kullanamadıklarından dolayı, eski uygarlıkların sahip olduğu mistik güçlere sahip olamadıkları gibi başka boyutlarıda algılayamamaktadır, evren bizim algılayamadığımız kadar büyük bir gizemle dolu, elbette her şey bilimle çözülebilir ve bir cevap bulunabilir , ancak kısacık insan hayatında evreni çözebilmek için daha kısa yollar olmalı işte bunun yollarından biri, tam da beynimizin ortasında bulunan epifiz beziyle alakalıdır, hatta 17.yüzyılda modern felsefenin kurucusu olarak kabul edilen ünlü düşünür ve matematikci descartes, Epifiz bezi için “Bedenle-Ruh arasında bir geçiş kapısıdır” sözü manidardır.  Hz. İsa ise o dönemlerde söylediği ” Karanlıkta oturanlar gerçek ışığı görürler” sözü ise epifiz bezinin işlevine atıfta bulunduğu düşünülmektedir.

Ölüm ve doğumda dmt molekülünün aşırı salgılanması
epifiz bezi,
hayvanlarda da bulunur. Ancak hayvanlarda insanların tam tersine melatonin hormonu az, DMT hormonu fazla salgılanır. Bu yüzden hayvanların psişik özellikleri insanlara oranla daha yüksektir. Örneğin halk arasında köpeklerin veya kedilerin bize anlamsız gelen davranışları bu yüzdendir. çünkü bizim algımızın dışında bir şeyler algıladıkları için tepki vermeleri bu sebepten olduğu düşünülmektedir.

Dmt molekülünün salgılanması insanın elinde değildir, bizim kontrolümüz dışında uyku sırasında ve rüya görme anında salgılanır, ancak nedeni anlaşılamayan bir şekilde sadece doğum ve ölüm anında en yüksek yoğunlukta dmt hormonu salgılanmaktadır.

Doğum esnasında dmt hormonunun çok fazla salgılanması, bebek ve anne arasında bir mutluluk ve trans hali sağlıyor, anne doğum sancısı gibi dayanılmaz ağrılı sürece severek katlanıyor, bebek de uyku halinde olduğu için yeni bir hayata sıkıntısız bir şekilde başlıyor. Yapılan araştırmalara göre, bebek dünyaya geldiğinde, beyin ve omurilik sıvısında çok fazla dmt hormonu gözlemlenmiştir. Bebeklerde ve çocuklarda, beynin %40 daha aktif olduğu tespit edilmiştir, bu sebeple, çocuklar öğrenmeye ve sosyal ilişkilere daha açıktırlar, çocuklarda epifiz bezi, 2 yaşına gelince gelişimini tamamlar, 12 yaşına geldiğinde ise, oldukça küçülür.

Epifiz bezinin küçük çocuklarda daha büyük ve daha aktif olması ve bu organdan salgılanan DMT ve diğer hormonların ergin kişilere nazaran daha fazla olması sonucu, onların zihnini manevi ve ruhani boyutlara daha açık hale getirir. Salgılanan hormonların miktarına göre de beyin ve zihin sistemlerinin ruhani ve metafizik boyutlara açıklık oranı, salgılanan hormonun miktarına bağlı olarak değişir. Eğer salgılanan hormon miktarı yüksekse metafizik boyutlara açıklık oranı da yüksek olur. Bu nedenle de bu çocuklar hayali varlıkları kolayca görebilirler, bazen çocukların anlamsız bir şekilde tek noktaya odaklanmaları buna bağlanmaktadır, ergen hale geldiklerinde ise Epifiz bezleri küçülüp DMT salgıları azalacağından artık hayali varlıklar görmeyeceklerdir. Çocuklar buluğ çağına girdiklerinde şehvet duyguları artar, bununla birlikte Epifiz bezi aktiviteleri yavaşlayıp, küçülür ve daha az hormon salgılar, böylece diğer boyutlarla ilişkisi oldukça azalır. Küçük çocuklarda yaşanan bu durum ise sadece DMT salgılanma oranıyla ilgilidir.

DMT sadece insanlarda ve canlılarda değil, bitkilerde de bulunmaktadır.

Dmt molekülünün tüm canlılarda olduğunu belirtmiştik, ancak bazı bitkilerde ise bol miktarda bulunmaktadır, Bitkiler doğadaki organizmalarla olan bağlantılarını DMT molekülü ile sağlamaktadırlar. Bir anlamda bitkilerin dili vazifesini görmektedir.

DMT molekülünü doğadaki bazı bitkilerden elde eden Amazon yerlileri Bu işi 3000 yıldan fazla süredir yapıyorlar. Bu yerliler yazılı bir kimya bilgileri olmaksızın, Ayahuasca denen bir bitkiyi bazı ağaç kökleri ile karıştırıp kaynatıyorlar, Ayahuasca bitkisinin bünyesinde bulunan DMT’yi açığa çıkararak çok güçlü halüsinojen bir sıvı haline getiriyorlar. Elde edilen bu sıvı fincandan büyük kaplara konarak, içildikten yarım saat sonra etkinleşiyor. Etkisi de 3-4 saat sürüyor. Bu 3-4 saat içerisinde kişi ölü gibi hareketsiz kalıyor. Fakat bu sıvıyı içen kişinin bilinci göklere tırmanıyor, ve daha önce görmedikleri bir aleme gidiyorlar, sonunda ise temizlenmiş olarak vücuduna dönüyor. Tabii bu deneyimlerin sonunda, deneyimleri yaşayanlar şiddetli kusma dahil çok rahatsızlık verici anlar yaşıyor. Dozajın iyi ayarlanmaması halinde ölümle biten deneyimler de yaşanıyor. Amazon yerlileri artık bunu bir dini ritüel haline getirmişler ve binlerce yıldır uyguluyorlar. Son yıllarda bu deneyimler öyle yaygınlaşmış durumda ki, bu deneyimleri yaşamak için binlerce turist Amazonlara akın ediyor, bu uygulamalarla ilgili bir sürü filimler çekiliyor, belgeseller hazırlanıyor.

amazon yerlilerinin binlerce yıldır deneyimleyip geliştirdiği, dini ve spiritüel çalışmalarının sonucu olan Ayahuasca, mevcut enerji yapılarının en güçlüsüdür. Bu ilkel bir saçmalık ve batıl inanç olarak değerlendirilip görmezden gelinmemelidir. Zira denenmekte ve sonuçları görülmektedir. Şamanlıkta da Ayahuasca ve benzer bitkiler kullanılarak Şamanların binlerce yıldan beri farklı boyutlarla temasa geçtikleri bilinmektedir.

Halen Güney Amerika’da, özellikle Peru’da, DMT içeren meşrubatlar üretilip satılmaktadır. 1950’den bu yana da bazı yerlerde Ayahuasca kiliseleri açılmaya başlanmıştır. Ayin sırasında kişilere Ayahuasca meşrubatı sunulmaktadır.

Sonuç olarak, DMT etkisi, vücuttan ayrılmış bir bilincin mümkün olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum bilimsel deneylerle de kanıtlanmıştır.

DMT molekülü insan bilinci üzerinde çok etkilidir. Bu hormon beyin içerisindeki Epifiz bezi ile salgılanmakla beraber, doğada bulunan basit bir bileşiktir. Bunun dışardan ağız yoluyla kontrolsüz bir şekilde alınması insan bilinci üzerinde büyük tahribat yapacağı gibi ölümlere de sebep olabilir. 
Ezoterik olarak düşünüldüğünde Ruh iç dünyadır, molekül ise dış dünyadır. DMT ise bizi bilimden mana alemine taşıyan bir uyarıcıdır. İnsanların çeşitli egzersizlerle veya doğal yapıları gereği Epifiz bezinin DMT salınımını artırmaları sonucu yaşadıkları deneyimler ile DMT’yi dışardan ağız yoluyla alarak yaşadıkları deneyimler arasında birçok benzerlikler vardır. Bu deneyleri yaşayanlarla, ölüme yakın deneyleri yaşayanların gördükleri ve söyledikleri şeyler de birbirine yakındır. 

Epifiz bezinin ürettiği fazla miktarda DMT’nin etkisiyle veya dışardan ağız yoluyla alınan DMT’nin etkisiyle transa girenlerin anlattıklarına göre; bu kişilerin bilinçleri vücutlarını terk edip başka boyutlara geçiyor.

Hepsi de bu geçiş esnasında bir tünelden geçtiklerini, daha sonra çok değişik renklerdeki ışık alemine girdiklerini, sonra kendilerini beyaz bir ışığın içinde bulduklarını, orada farklı yapılarla, farklı bedenlerle karşılaştıklarını, büyük bir huzur içinde olduklarını, sonunda her şeyin bir olduğunu kavradıklarını ufak tefek nüanslarla anlatıyorlar. Yani ölmeden, ölümden sonrasını yaşadıklarını ifade ediyorlar. İşin enteresan tarafı, bu deneyimi yaşayan insanlarda çoğunlukla eski hallerine göre farklılıklar görünüyor. Daha uysal ve daha sevecen oldukları, öğrenme yeteneklerinin arttığı söyleniyor.

Hz. Mevlana’nın “Üzerlik tohumu karanlığı örttü ve gerçek göründü. demiştir. Üzerlik tohumuda aynı şamanların içkisi ayahuasca gibi bol miktarda dmt içerir.

Bu molekülün etkisinde kalan her birey istisnasız olarak şöyle bir inanışa sahip oluyor;
“Sosyal toplum insanoğlunu maddi aleme mahküm etti, ama biz gidip gördük ki bir mana alemi var.”
DMT kullanmış ya da bu maddeye maruz kalmış kişiler, bir tür birlik hissiyatı deneyimlediklerini savunuyorlar.
DMT kullanan bireylerin yaşadıkları deneyimler birbirine çok benziyor. Tüm evrene bakış açılarının değiştiğini ve her şeyin bir olduğu hissiyatının güçlendiğini söylüyorlar.

“…işte burda psikedelik sersemleme başladı. öldüğümü sandım. beyaz bulutları gördüm. uyanış, bembeyaz pamuk gibi bulutlar, tanrılar, melekler gördüm. ölüyor olduğumu düşündüm. ama sindy ve rick’e şöyle bir baktım da her ikisi de sakin sakin beni izliyorlardı. “iyi haber, bedenim gayet iyi görünüyor” diye düşündüm. doğuyor muydum ya da henüz gerçekleşmemiş ölümü mü deneyimliyordum anlayamadım.. çünkü biliyordum ki, bu gibi durumlarda zaman unufak olur, zaman doğrusalının hiçbir anlamı kalmaz. zamanın çöktüğü ilahi makamdır burası. insaniyetime ait tüm tabakalar gittikçe soyulup, dökülüyor. nihayet, sonunda, nerdeyse son tabakada, bu tabakanın ne olduğunu tarif bile edemem ama sanki seni insan olarak tanımlayan bu son tabaka, ve puf… o da gitti. artık bir insan değilsin, aslında artık tanımlayabileceğin hiçbir şey değilsin zaman kavramı yok, kafam çok karışmıştı. çok korktum, hayatım boyunca bu kadar korkmamıştım. bedenimden kovulmuştum.”

Diğer bir deneğin anlattıklarını dinleyelim :

“…bedenimi geride bırakarak, sapma hızında giderken, geriye doğru dna’larımın içinden geçip diğer taraftan evrene açıldım. bu beyaz ışığın tam altından girdim. içine girer girmez, ayrı olduğuma dair tüm hislerim yok oldu o an ne yapıyor olduğum, geçmiş ve gelecek hissi de… o kadar keyifliydi ki, hissettiğim şey, bu ben değildim, ben her şeydim. lşığın ta kendisiydim, ne ayrılık, ne gölgeler, ne de farklılık geçmiş, gelecek hissi de yoktu.. sadece şu an ve beyaz-sarı bir ışık. sonra bu ışıktan aşağı düşüyor olduğumu hissettim. lşığın dışındayken, ışığın tıpkı güneşten kopan alevler gibi olduğunu fark ettim. düşerken, bu muhteşem ayrılmayı hissedebiliyordum diğer tarafa vardığımda, birdenbire evrendeydim, bu kocaman boşluk ve varlıklar.. benimle bu varlıklar arasında uzanan pembe ışıklı gökkuşağına dokundum. ve onu beyaz ışığa döndürmek istiyordum. ama bu inanılmaz pembe ışık, aşk enerjisi ve sevgi kapasitesi, insanoğlu olarak bizim sahip olduğumuz bir şeydi ve ben onlara bunu yollamaya 

Yani özetle, Epifiz bezinin bu ufacık hacminin içinde tüm kutsal geometri ve tam olarak gerçeğin nasıl yaratıldığı ile ilgili anlayış gizlidir. Hepsi orada, her bir insanın içindedir”. 

“Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fen haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.”
Mustafa Kemal Atatürk

Kaynaklar:

www.yasarozkan.net/makaleler/epifiz-bezi-mucizesi/makale42.html

www.muhendisbeyinler.net/ruh-molekulu-nedir-dmt/

2 Yorum

  1. Mustafa
  2. aslı kertiş

Bir tartışma başlat veya yanıtla